Psikolojik Danişman

GÜRAY TEKE

GENÇ MONTAİGNE-EĞİTİM




Bir çocuğa hiçbir şeyi yasaklamayan ve onu bütün eğilimlerinde özgür bırakan, böylesine bireysel nitelikte bir eğitim, aslında pek tehlikesiz sayılamayacak bir deney niteliğindedir. Çünkü bunca şımartılmak, hiçbir direnişle karşılaşmamak ve hiçbir zora boyun eğmek zorunda kalmamak, bir çocuğa, her istediğini yapmak ve doğuştan sahip bulunduğu bütün kötü yanları da geliştirme olanağı sağlar. Sonraları Montaigne?in kendisi de, bu esnek ve hoşgörülü eğitiminin iyi sonuçlar vermesinin yalnızca şans eseri olduğunu belirtmiştir.?

?Adam olabildiysem, bir anlamda kendi katkım bulunmaksızın, rastlantı sonucu ve kendiliğinden olduğumu belirtmek isterim. Daha dizginlenemez bir yaradılışta olsaydım, korkarım sonum hiç de iyiye varmazdı.?

Bu eğitimin iyi ve kötü yanlarıyla belli izleri, Montaigne?e doğal olarak hayatı boyunca eşlik etmiş, özellikle hiçbir otoriteye ve disipline boyun eğmeme eğilimi varlığını hep korumuştur; yazarın iradesindeki belli bir gevşeklik de yine bu noktadan kaynaklanmadır. Geçirdiği bu çocukluk dönemi, Montaigne?i, gelecek yıllarında, her türlü gerilimden, kural ve görev gereği olandan elinden geldiğince kaçmaya, yalnızca kendi irade ve isteklerine boyun eğmeye itmiştir. Kişiliğinin sık sık yakındığı ?mollesse? ve ?insouciance?, yani yumuşak ve umursamaz yanının özünü, büyük bir olasılıkla bu çocukluk yıllarında aramak gerekir; ama aynı yıllar, Montaigne?in özgür kalmaya ve kendini başkalarının düşüncelerine hiçbir zaman bir köle gibi bağımlı kılmamaya yönelik önüne geçilemez iradesine de kaynaklık etmiştir. Sonraları büyük bir gururla şunları söyleyebilmesini, aslında babasının iyi niyetli özenine borçludur:

?Bütünüyle kendisini odak noktası alan, kendini istediği gibi yönetmeye alışık, özgür bir ruhum var.?

Özgürlük tutkusunu ve özgürlüğün nimetlerini daha çocuk yaşında ve bilincine tam varamadan bir kez tatmış olan, bunları bir daha asla unutmayacak ve yitirmeyecektir.

Bu hoşgörülü ve şımartıcı eğitim sistemi, Montaigne?in ruhsal gelişmesi bakımından büyük bir şans olmuştur. Ama bu eğitime tam zamanında son verilmesi de büyük bir şanstır. Çünkü özgürlüğün hakkını verebilmesi için insanın zora gelmeyi de tanımış olması gerekir; Montaigne, altı yaşındayken verildiği ve on üç yaşına kadar kaldığı Bordeaux Koleji?nde bu kez farklı bir eğitimi tanıma olanağı bulur. Gerçi aynı zamanda hem kentin en zengini hem de belediye başkanı olan adamın oğluna bu okulda aşırı sert davranılmış değildir; yalnızca bir kez değnekle vurulduğunda, bunun da bien doucement, yani olabildiğince yumuşak yapılmasına çalışılır. Yine de Montaigne?in orada karşılaştığı disiplin, öğrencilere ne düşündüklerini sormaksızın kendininkileri onlara en iyisi diye zorla kabul ettirme peşinde olan, enikonu sert bir disiplindir. Montaigne, yaşamında ilk kez düzenli olarak bir şeyler öğrenmek zorunda kalır; yalnızca d?après sa propre volonté, yani kendi iradesiyle öğrenmeye alışmış olan çocuk, katı formüllerle kendisine zorla benimsetilmek istenen bilgilere içgüdüsel olarak karşı çıkar.

?Öğretmenler sanki hepimize aynı şeyleri kabul ettirmek istercesine kulaklarımıza bağırıp duruyorlar, bizdense yalnızca söylediklerini yinelememizi istiyorlar,? diye yakınır.

Okulda öğretmenler, öğrencileri, kendi görüşlerini üretken bir biçimde geliştirmeye alıştıracak yerde, bu öğrencilerin belleklerini ölü konularla doldurmaktadırlar.

?Bu yüzden aklımız ve bilincimiz bomboş kalıyor,? diye yakınır

Montaigne ve sonra da acı acı şunu sorar:
?Midemizi, sindiremeyeceğimiz, bizi güçlendiremeyecek bir etle doldurmanın ne yararı olabilir??

Kolejdeki Skolastik bilgi yanlısı öğretmenlerin kendisine birtakım olguları, sayıları, yasaları ve sistemleri öğretmeleri, kafasını kitabi bilgilerle doldurmaya kalkışmaları, Montaigne?i tedirgin eder; okulun o zamanki müdürlerinin kılı kırk yaran kişiler olmakla suçlanmaları boşuna değildir. Montaigne, söylenenleri gönüllü ezberlemekten yana olanların en iyi öğrenciler diye nitelendirilmeleri karşısında öfke duyar. Çünkü ona göre, alınan bilginin fazlası, insanda kendine göre bir dünya görüşü geliştirebilme yeteneğini öldürür:

?Bitkilerin aşırı sulandıklarında solmaları ya da yağı fazla kaçırıldığında lambaların sönmesi gibi, tinsel düzeydeki çabalarımız da çalışma ve konu fazlalığından olumsuz yönde etkilenir.?

Böyle bir bilgi edinme eylemi, ruhsal bir işlev olmayıp belleğe aşırı yükleme yapılmasından ibarettir:?Bir şeyi ezbere bilmek, insanın bir şey bildiğini değil, bir şeyi belleğinde tutabildiğini gösterir.?

Livius ve Plutarkhos?u okurken önemli olan, Cannae Çarpışması?nın tarihini bilmek değil, ama Scipio ve Hannibal?in karakterlerini tanımaktır; Montaigne, çıplak tarihsel olgu yerine, bu olgunun insani ve ruhsal içeriğini önemser. İlerleyen yıllarda Montaigne, kendisine yalnızca birtakım kurallar öğretmeye çalışmış olan bir zamanlarki öğretmenlerine kötü notlar ve iyi dersler verecektir:

?Öğretmenlerimizin bir öğrencinin salt belleğiyle değil, ?kendi yaşamının tanıklığıyla neler kazanmış olduğunu sınamaları gerekir. Gençlerin okudukları her şeyi sınamalarını, elemelerini sağlayın; yalnızca iyi niyetle ya da otoritenin etkisiyle herhangi bir şeyi benimsemelerini engelleyin. Gençlerin olabildiğince çok sayıda düşünceyle yüz yüze gelmeleri gerekir. Yeteneği varsa, seçimini de yapacaktır, yeteneksiz olansa hep kuşkular içinde kalacaktır. Yalnızca başkalarını izleyen, aslında hiçbir şey izlemez, hiçbir şey bulmaz ve zaten aradığı herhangi bir şey de yoktur.?

Montaigne?in öğretmenleri, aralarında yetkin ve dahası ünlü hümanistlerin de bulunmasına rağmen, başına buyruk çocuğa böylesine özgür bir eğitim sağlayabilecek durumda değillerdi. Sonunda Montaigne, teşekkür etme gereğini duymaksızın okuldan ayrılacaktır. Sonradan söylediği gibi, okuldan ?sürekli olabilecek bir sonuç almaksızın? çıkıp gitmiştir. Montaigne?in öğretmenlerinden hoşnut kalmayışı gibi, büyük olasılıkla öğretmenler de bu öğrenciden pek hoşnut değillerdi. Çünkü her kitabi bilgi, sıradan bilgi, disiplin ve düzen karşısında gösterdiği iç direniş bir yana tinsel yoğunluklarının tüm gücünü ancak ergenlik çağından sonra sergilemiş başka pek çok olağanüstü insanda olduğu gibi Montaigne?de çabuk ve kıvrak kavrayabilme becerisi de eksiktir. Sonradan onca uyanık, kıvrak ve meraklı olacak kafa, o gelişme yıllarında tuhaf bir bulanıklık içindedir. Çocuğun bütün benliğine belli bir ağırlık egemendir:

?Gerçi sağlığım iyiydi; yaradılışım gereği yumuşak başlıydım, çevremle de iyi geçiniyordum, ama o zamanlar öylesine ağırkanlı, öylesine lapacı ve uyuşuktum ki, beni oyunlara sokmak istediklerinde bile uyuşukluğumdan sıyrılamıyordum.?

Keskin gözlem gücü, o yıllarda da vardır, ama henüz bir gizilgüç konumundadır ve kendini ancak ender anlarda belli eder:

?Gördüğümü iyi gözlemliyordum, çünkü o ağırkanlı yaradılışımın derinliklerinde, yaşımı çok aşan düşünce ve görüşler gelişmekteydi.?

Fakat bu mutlu anların etkinliği, yalnızca iç dünyaya dönüktür. Öğretmenler, bunların ayırdına hemen hemen hiç varamazlar; Montaigne, öğretmenlerini onun değerini anlayamadıkları için asla suçlamaz; ama kendini acımasızca eleştirir:

?Ruhum tembeldi ve yalnızca teşvik edildiği ölçüde harekete geçerdi; kavrama yeteneğim çok geç gelişti; zeki sayılmazdım ve özellikle belleğim olağanüstü zayıftı.?

Yetenekleri okulun kupkuru yöntemleriyle harekete geçip üretken olamayan yetenekli insan kadar kimse okulda acı çekmez. Montaigne?in gençliğindeki bu hapishaneden sağ salim kurtulabilmesi ise, pek çokları gibi bu durumu en güzel biçimde Balzac, Louis Lambert?de betimlemiştir gizli bir yardımcı ve teselli kaynağı bulmasıyla olur; bu, ders kitabının yanında yer alan edebî kitaptır. 
Louis Lambert gibi Montaigne de özgürce okumanın büyüsüne bir kez kapıldıktan sonra, artık okumaya doyamaz. Ovidius?un Dönüşümler?ini, Vergilius?un Aeneas?ını, Plautus?un oyunlarını, aynı zamanda kendi asıl anadili olan özgün dillerinden okur. Gerek bu klasik eserleri anlaması, gerekse konuşma dilinde Latinceyi çok iyi bilmesi, kolejin kötü ve uyuşuk öğrencisine tuhaf bir biçimde yeniden saygınlık kazandırır. Montaigne?in öğretmenlerinden biri ve ileride İskoçya tarihinde önemli bir rol oynayacak olan George Buchanan, o zamanlar çok önemsenen Latince tragedyaların yazarıdır; Montaigne, gerek bunlarda gerek başka Latince tiyatro oyunlarında oyuncu olarak sahneye çıkıp büyük başarı kazanır. ?Sesine verebildiği çeşitli tonlar?la ve Latince konuşma bakımından erken yaşlarında elde etmiş olduğu ustalıkla, herkesi geride bırakır. Aslında eğitilemez olan bu insanın eğitimi, on üç yaşına gelmesiyle birlikte noktalanmıştır; o günden sonra Montaigne, artık hayatı boyunca kendi kendisinin öğretmeni ve öğrencisi olarak kalacaktır.

Kolejden sonra, büyük bir olasılıkla on üç yaşındaki Montaigne?in bir süre babaevinde dinlenmesine izin verilmiş, ondan sonra Toulouse ya da belki Paris Üniversitesi?ne, hukuk öğrenimine yollanmıştır. Ancak Montaigne?in kendisinin, yirmi yaşına gelmesiyle birlikte gelişmesine de noktalanmış gözüyle bakmış olduğu kesindir:

?Bana gelince; öyle sanıyorum ki ruhumuz, yirmi yaşına geldiğimizde artık ne olması gerekiyorsa olmuştur ve sahip bulunduğu bütün eğilimleri de sergiler… Benim açımdan kesin olan nokta, yirmi yaşından başlayarak gerek ruhça gerek bedence güçlenmekten çok zayıf düştüğüm, ilerlemekten çok gerilemiş olduğumdur.?

Montaigne?in gençliğinin ve gücünün ilk kez doruk noktasına vardığı bu döneminden elimizde herhangi bir portresi bulunmamaktadır. Fakat yazar, kendisini hayatı boyunca o kadar özenle, istekle ve kesin bir biçimde betimlemiştir ki, onun hep doğrudan yana oluşuna güvenerek fizyonomik bir taslak çıkarabiliriz. Yapı olarak Montaigne, tıpkı babası gibi, dikkati çekecek kadar ufak tefektir; kendisi bu durumu hep bir sakınca saymış ve orta boyun biraz altında oluşu hem dikkatlerin üzerinde toplanmasını engellediği hem de görünüşündeki otoriter havayı azalttığı için, bu durumdan hep yakınmıştır.

Gelgelelim, bu genç soyluyu hoş görünüşlü kılan yeterince özelliği vardır. Sağlıklı bir bedeni, incecik burnu, açık alnı, güzel kavisli kaşları, kestane rengi bıyık ve sakalının arasında kalan, bu sakal ve bıyık tarafından sanki gizlenmeye çalışılan etli dudaklarıyla oval biçimiyle dantel gibi işlenmiş bir yüz; genç Montaigne?in dünyaya verdiği görüntü budur. Güçlü parıltısıyla dikkati çeken gözlerinde daha sonraki dönemlerde yapılan portrelerinde kendini belli eden hafif melankolik bakışlar, gençlik günlerinde büyük bir olasılıkla henüz yoktu. Kendi anlatışına göre Montaigne, yaradılış olarak ?canlı ve neşeli değilse de, en azından sakin ve dengeliydi.?

Şövalyelik erdemlerinden sayılan spor ve oyunlar için, altmış yaşındayken hâlâ yalnızca elinin başparmağına dayanarak masanın üzerinden atlayabilen ve şatosunun merdivenlerinden yukarı hep basamakları üçer beşer atlayarak çıkan babasının bedensel canlılığı ve çevikliği, Montaigne?de yoktu.

?Hiçbir zaman hareketli ve becerikli olmadım. … Müzikte, şarkı söylemeyi ya da bir çalgı çalmayı bana hiçbir zaman öğretemediler; bu konuda yeteneksizdim. Dansta, top oyununda ya da güreşte hep orta düzeyde kaldım; yüzmede, engellide, uzun atlamada ya da kılıçta ise bütünüyle başarısızdım. Parmaklarımı öylesine beceriksizce kullanırım ki, ne yazdığımı kendim bile okuyamam; … bir mektubu doğru dürüst katlamasını bile beceremem. Bir kalemin ucunu açmayı, atımı eyerlemeyi, bir şahini uçurmayı, köpekleri, kuşları ya da atları yönetmeyi asla başaramam.?

Montaigne?in asıl sevdiği şey, insanlarla bir arada olmaktı; zaten kendini hep bu ilişkilere ve bu arada, kendi ifadesine göre, erken yaşlarından başlayarak çok çekici bulduğu kadınlarla olan ilişkilerine adamıştır. Canlı hayal gücü sayesinde kolayca anlaşmaktadır. Modaya düşkün değildir; yaradılışındaki belli bir derbederlik nedeniyle, zengin giysilerin bile şıklaştıramadığı insanlardan olduğunu açıkça söyler. Aradığı, insanlar arasında olmak ve onlarla dostluk kurmaktır. Asıl hoşlandığı şey ise, kavga amacıyla ya da önyargılarından ötürü değil, flöre oyunu saydığı tartışmadır. Daha başlangıçtan beri berrak ve dengeli olan zihni, onu kimi zaman aceleci, coşkulu çıkışlara iten Gaskonyalı kanını dizginler. Her türlü kabalık karşısında dehşete düşen, her türlü acımasızlıktan tiksinen Montaigne?i ?başkalarının acılarını görmek bile fiziksel açıdan acı çekmeye? götürür. Bilgi ve düşünme yoluyla elde edeceği bilgeliğe ulaşmazdan önceki genç Montaigne?in, hayatı ve bu hayat içinde kendi kendisini sevme bilgeliğinden, bu içgüdüsel bilgelikten başka henüz hiçbir şeyi yoktur. İç dünyasında henüz ne bir karar ne yöneldiği belli bir hedef ne de kendini açıkça ya da zorla belli eden bir yetenek vardır. Yirmi yaşındaki Montaigne, meraklı ama kararsız bakışlarla dünyanın kendisine, kendisinin de o dünyaya neler verebileceğini görmek için çevresine bakınmaktadır.

Stefan Zweig, Montaigne